Skip to main content

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Almanya, hızla yeniden inşa sürecine girdi. Ancak savaşın yıkımı, ülkenin iş gücünde büyük bir açık yaratmıştı. Sanayi üretimini canlandırmak ve ekonomik büyümeyi sürdürmek için 1950’lerden itibaren yabancı işçi alımı başladı. Başta İtalya, İspanya ve Yunanistan’dan gelen işçilerle başlayan bu süreç, 1961’de Türkiye ile imzalanan İşgücü Anlaşması ile hız kazandı. “Gastarbeiter” (misafir işçi) olarak adlandırılan bu göçmenler, “Alman ekonomik mucizesinde’’ (Wirtschaftswunder) önemli bir rol oynadı. Başlangıçta geçici bir çözüm olarak görülen bu göç dalgası, zamanla Almanya’nın toplumsal yapısını kalıcı olarak değiştirdi. Bu değişim sadece demografik değil, dilsel olarak da gerçekleşti. 

Almanya, 1955 ile 1973 yılları arasında yaklaşık 14 milyon işçi alımı yaptı. Türkiye’den ise 867.000 işçi gitti. Türkiye’den işçi alımı genelde köylerden oldu. Birçok Türk; köylerinden, küçük yerleşim yerlerinden bir anda büyük Alman şehirlerine göç etti.  

Göçmen işçilerin Almanya’da doğup büyüyen çocukları ve torunları, Almanca ile kendi ana dilleri arasında bir denge kurarak yeni dil formları geliştirdi. “Kanak Sprak/Kiezdeutsch/Türkendeutsch olarak bilinen bu formlar, Almancanın standart dil kurallarından sapar ve göçmen ailelerin ana dillerine  “linguistik açıdan benzerlik gösterir. Bu benzerlikler ilk olarak konuşma dilinde başlamış ve çoğunluğunu orada sürdürmüştür.  

Peki, bu üç terim ne anlama geliyor? Hepsi aynı diyalekti mi ifade ediyor? Hayır. 

Almanya’ya 1960’lardan itibaren gelen göçmen işçilerin çocukları iki farklı kültür arasında büyüdü. Bir yanda evde konuşulan Türkçe, Arapça, Farsça gibi diller vardı, diğer yanda ise okulda, iş yerinde, resmî kurumlarda kullanılan Standart Almanca. Bu çocuklar, Alman toplumu tarafından tam anlamıyla kabul edilmedikleri için kendi dillerini ve kültürlerini koruma ihtiyacı duydular ve böylece Kanakça ortaya çıktı. Bu kabul edilmemede; Almanya’nın dil politikasında göçmen dillerininçok dillilik olarak görülmemesi, çok dillilikte ana dili Almanca olan vatandaşların esas alınması, göçmenler eğer çok dilli ise bile bu çok dilliliğin ikinci sınıf bir çok dillilik olması söz konusuydu. Bu lehçe, sokak kültürü ve gençlik kültürü ile iç içe bir protesto aracıdır. Genelde sokak ağzı ve mahalle hayatıyla bağlantılı bir konuşma biçimidir. Dışlanmaya ve ayrımcılığa karşı bir sosyal direniş aracıdır. Yani Kanakça, sadece bir diyalekt değil ayrıca göçmen ailelerin sosyokültürel bir kimlik ifadesidir. 

Daha sonra, Kanakça değişerek Kiezdeutsch sosyolekti oluşmuştur ve daha sistematik bir hâle gelmiştir. Alman dilbilimci Heike Weise, Kiezdeutsch’un Kanakça ile karıştırılmaması gerektiğini vurgulamıştır. Kanakçadan farklı olarak Kiezdeutsch’un günümüzde göçmenlikle ve işçi aileleriyle doğrudan bir bağlantısı yoktur, farklı etnik kökenlerden gelen Alman gençlerin de konuştuğu bir lehçedir. Kiezdeutsch, Berlin’in merkezinde yer alan Kreuzberg’de ortaya çıkmıştır. Kreuzberg’de 170 bin kadar Türk yaşamaktadır. Bu diyalekti de tıpkı Kanakça gibi gençler ayrıca Türk ve Arap kökenliler konuşuyor. 

 “Kanak Sprak dediğimiz Kanakçayı, Alman dilbilimciler göçmen ailelerinin bir protesto sonucu oluşturduğu bir konuşma biçimi olarak görür ve yanlış ön yargı oluşturduğu sebebiyle Kanak Sprak yerine Keizdeutsch dediğimiz ‘Mahalle Almancası’nın kullanımını daha doğru bulur. 

   Türkendeutsch terimi önceden “Kiezdeutsch u tanımlamak için kullanılmıştır. Ancak Kanak Sprak ile daha yakın anlamlıdır. İkisi de Türk kökenli gençlerin Almanca konuşma biçimleridir. Ancak Kanak Sprak ile Kiezdeutsch, Türkendeutsch’a göre daha geniş anlamlıdır.  

Kanak Sprak ile Kiezdeutsch’un  her ikisi de standart Almancadan sapmalar içerse de ortaya çıkış nedenleri, kullanım bağlamları ve toplumsal algıları açısından önemli farklılıklar gösterir. Ancak, standart Almancadan fonetik ve fonolojik/morfolojik/sözdizimsel/leksikolojik farklılıklar açısından aynı şekilde farklılıklar gösterir: 

Sözdizimsel Varyasyonlar: Kiezdeutsch ve Kanakçanın en belirgin özelliklerinden biri Almancanın Verb-zweite yapısını bozmasıdır. Standart Almancada fiil ikinci konumda olmalıdır fakat Kiezdeutsch ve Kanakçada fiil cümle sonuna doğru kayar.  

Standart Almanca: Danach will ich noch eine Hose kaufen. 

                              (Sonra bir pantolon almak istiyorum). 

Kiezdeutsch/Kanakça: Danach ich will noch ‘ne Hose kaufen. 

                               (Sonra ben daha bir pantolon almak istiyorum). 

Bu özellik, Fransızca ve İtalyanca gibi dillerde yaygın olan bir sol yan bağlama stratejisini andırıyor.  

Morfolojik Değişimler/Azaltılmış Artikeller: Genellikle belirli artikeller (der, die, das) ve belirsiz artikeller (ein, eine) düşürülür. 

Standart Almanca: Ich gehe in die Schule. 

                               (Okula gidiyorum.) 

Kiezdeutsch/Kanakça: Ich geh Schule. 

                               (Ben okul gitmek.) 

Fonolojik Değişimler:  

[ʃ]sesi /ş/ sesine dönüşür. Standart Almancadaki  “Ich”, Ischşeklinde, “Nicht ise nisch şeklinde telaffuz edilir. 

Kelimelerdeki son sesler düşer. Habe-> hab   mache-> mach 

Leksikolojik Özellikler: Bir dilde kullanılan kelime hazinesiyle ilgili farklılıkları ifade eder; bu, sözcük seçimi, ödünç kelimeler ve iki dil arasında geçiş gibi durumları kapsar. Kod değiştirme (Code-switching) bunlardan biridir. Konuşma sırasında Türkçe-Almanca geçişlerde bir cümle içinde iki dilin kelimeleri bir arada kullanılabilir. Ya da kelime ödünç alınabilir.  

Farklılıkları aynı iken Kiezdeutsch’ta konuşma kolaylığı olduğundan bilinçsiz şekilde artikel düşmeleri, sözdizimsel farklılıklar olurken Kanakça bir protesto biçimi olduğundan bilinçli hatalar ve abartılar yapılabilir. 

Sonuç olarak Kanak Sprak ve Kiezdeutsch, Almanya’daki göçmen kökenli toplulukların dil ile kurduğu farklı ilişkileri yansıtır. Kanakça, dışlanmaya karşı bir protesto dili olarak ortaya çıkarken Kiezdeutsch zamanla sistematikleşerek çok kültürlü kentsel bir lehçeye dönüşmüştür. Her iki dil biçimi de yalnızca dilbilgisel değişimlerle değil, aynı zamanda toplumsal dinamiklerle şekillenmiştir. Bu durum, dilin sadece bir iletişim aracı olmadığını; aynı zamanda kimlik, aidiyet ve sosyo-politik mücadele alanı olduğunu göstermektedir. 

Eylül Yılmaz