Skip to main content

Özet 

18. yüzyıl düşünce dünyasını oldukça derinden etkileyen Jean-Jacques Rousseau, Dillerin Kökeni Üstüne Deneme adlı eserinde dilin kökeni görüşünü müzik estetiği ile bütünlemeye çalışmıştır. Bu çalışma, Rousseau’nun doğanın insanı topluluk halinde yaşamaya zorlaması sonucu doğan dil görüşü ile Derek Bickerton’ın Adam Toplama Hipotezi ve Geoffrey Miller’ın Kur Hipotezi gibi evrimsel bağlamdaki natüralist dil kökeni görüşleriyle olan örtüşmeyi ortaya koymayı amaçlamaktadır. Öte yandan Rousseau’nun özellikle pedagojik bağlamdaki görüşlerini ele aldığı eseri Emile’de dil edinimi üstüne görüşleri çağdaş dilbilim kabullerine benzer bir şekilde, bir beceri, doğuştan gelen bir yetenek mahiyetindedir. 

Anahtar kelimeler: Rousseau, Deneme, dilin kökeni, Adam Toplama Hipotezi, Kur Hipotezi, dil edinimi 

  

Dillerin Kökeni Üstüne Deneme, Rousseau’nun ölümünden sonra yayınlanan ve dil görüşünü belirttiği eseridir. Rousseau dilin oluşumu meselesinde, Condillac, Descartes, Locke gibi düşünürlerden etkilenmiştir. Ona göre, dilin kökeni meselesi dinsel değil natüralist bir çerçevede incelenmelidir. Bu bakımdan eserinde ilk insan ve doğa üzerine hipotezler geliştirir. Dil, insanın topluluk haline gelmesiyle oluşan ve güçlü duygulanımlar sonucu evrimleşen ve müzikle bütünleşen bir olgudur. 

Rousseau’ya göre dilin bulunuşu tamamen rastlantısaldır. İlk ses olarak kabul edilen “doğanın çığlığı” zamanla yerini önce jestlere daha sonra da söyleme bırakır. Sözcüklerin ortaya çıkışı ve oluşumu Rousseau’ya göre şöyle ilerler; ilkel insanın dili bugünkü gibi ayrışmadığından bir nesneden söz ederken ona tüm önermenin anlamını verir. Dil, zamanla ayrımlar kazanır ve daha kesin ifadelere yer veren bir yapıya kavuşur. Daha sonra dünyayı adlandırma süreci başlar. İnsan, önce karşılaştığı her nesneye ayrı bir ad verir. Ardından nesneleri gözlemlemeye başladıklarında onların ayırıcı nitelikleri göze çarpmaya başlar, soyutlama yoluyla genel adlar, oradan da soyut kavramlar ortaya çıkar. Bu insanın zihinsel gelişimiyle birlikte uzun zaman içinde gelişen bir durumdur ve insanı hayvandan ayıran yeti tam olarak budur. (Rousseau, 2009) 

Rousseau’ya (2009, 1) göre ilk toplumsal kurum olan söz, biçimini sadece doğal nedenlere borçludur.  Doğa şartları uygun olmaya devam etseydi, yeryüzündeki “ilkbahar” durumu hiç bitmeseydi, insanlar birbirlerine gerek duymayacak ve topluluk halinde yaşama durumuna geçmeyeceklerdi. Rousseau, insanları bir araya getirenin doğa felaketleri olduğunu savunurken, bize toplumsallığın dışsal nedenlere bağlı olduğunu sezdirir. Burada Rousseau’nun, toplumsallığın insanın doğasında olduğu görüşünü savunduğunu sorgulayabiliriz. Ama her ne kadar dışsal koşullar insanı topluluk halinde yaşamaya zorlamışsa da insan bu durumu yetkinleşebilme yetisiyle içselleştirebilmiş ve böylece toplum halinde yaşamayı başarabilmiştir. Söz konusu dışsal şartlar hayvanlar için de geçerlidir fakat onların bu tür bir yapıyı kuramadıklarını düşünürsek insanın gelişimindeki durum daha belirgindir. “… Ne olursa olsun bundan dolayı bu dillerin her biri doğal olsa da edinilmiş değildirler; bu dilleri konuşan hayvanlar onlara doğuştan sahiptirler; hepsi bunlara sahiptirler ve her yerde aynı dile sahiptirler; onu hiç değiştirmezler, en küçük bir ilerleme de göstermezler. Uzlaşımın dili sadece insana aittir. İşte bu nedenle insan, iyi yönde olsun kötü yönde olsun, ilerleme gösterir ve bu nedenle hayvanlarda ilerleme hiç görülmez.” (Rousseau, 2009, s. 6-7) 

İnsan artık tek başına yaşam sürdüremeyeceğini anladığında bu duruma çözüm olarak başka insanların yardımını talep etmek zorundadır. Bu paylaşımı talep etmek için de yegâne araç dildir. Bu açıdan bakıldığında dili toplumun kurucusu olarak görmek oldukça akla yatkındır. 

İnsanın gereksinimlerini karşılamak için sözü bulduğu düşünülür. Oysa Rousseau’ya göre gereksinimleri karşılamak için jestler yeterlidir. Rousseau’ya göre insanı hayvandan ayıran en önemli nitelik güçlü duygulanımlardır ve ancak bu güçlü duygulanımlar için seslere ihtiyaç vardır. İnsanda düşüncelerden önce var olan şey hislerdir. Rousseau, bu güçlü duygulanımları “passion” olarak ifade eder. Bu durumu en iyi anlatan örneği üçüncü bölümde bahsettiği dev bahsidir. İlkel insan ilk kez yabancılarla karşılaştığında güçlü duygulanımları (korku) yüzünden doğru yargıda bulunma yetisini kaybeder ve onları dev olarak adlandırır. Ancak korkusu geçtiğinde onlarla ilgili doğru bir yargıda bulunabilir. (Rousseau, 2009, s. 11) 

Rousseau’nun Denemesi dil görüşünü müzik estetiği teorisiyle bütünlemeye çalışır. Ona göre, mısraların, ezgilerin ve sözlerin kökeni ortaktır. Dillerin kökeninde var olan vurgu şarkılardaki melodidir. Çünkü insanın sahip olduğu güçlü duygulanımlar hem sözün hem de melodinin kaynağıdır. “Melodi konuşur ve onun dalgalanan, canlı, ateşli, tesirli lisanı, sözün kendisinden yüz kat daha fazla enerji yüklüdür.” (Rousseau, 2009, s. 107) Rousseau’ya göre vurgu konuşmanın ruhudur. Derrida, (1967, 284) Rousseau’ya göre başlangıçta kökeni aynı olan şarkının ve sözün birbirinden giderek uzaklaşma tarihine tekabül ettiği yorumunda bulunur. Bu uzaklaşma, bir yozlaşma ve bozulmadır. Müzikte melodinin yerine armoninin yani hesap edilen bir şeyin gelmesi, müziği ve dili ana kaynağından uzaklaştırmaktadır. 

Derek Bickerton ve Adam Toplama Hipotezi 

İngiliz dilbilimci Adem’in Dili adlı eserinde dilin kökeni ile ilgili adam toplama hipotezini biyolojik temellere dayandırır. Bickerton’a göre dil denen şey insanın çevre şartlarını kendi ihtiyaçlarına uydurmak için geliştirdiği bir stratejidir. İlk insanlar için, devasa besin kaynaklarını parçalamak ve bunlardan yararlanmak için hızlıca leşleri parçalamak, deriyi çıkarmak ve bu işlemleri yapanları koruma altına almak gerekiyordu. Dolayısıyla adam toplamak ve kolektif hareket etmek insanlar için zorunluluk haline gelmişti. Bu işlem için adam toplama sinyalleri henüz söz boyutunda gelişmiş değildi, bunlar bir taklitten ibaret yansımalı sesler yahut göstergesel işaretlerdi. Bu sinyallerin hayvanların iletişiminden çok bir farkı yoktu. 

Başlangıçta herhangi bir sinyal birçok farklı anlama tekabül ediyordu. Fakat içinde bulunulan şartlar değiştikçe insanlar da bu sinyalleri çeşitlendirmeye başladılar. “Bir şeyi yeterince farklı bağlamlara yerleştirin, özgül ayrıntıları muğlaklaşır; böylece keyfi bir simge olmaya gitgide yakınlaşır. Aynı zamanda beyinde bir temsil oluşur.” (Bickerton, 2012, s. 231) 

 Rousseau’nun sözün var olma sebebi olarak gördüğü cem olma teorisi, Bickerton’nun adam toplama hipotezinden çok da farklı değildir. Bir leşi parçalamak için birden çok kişiye ihtiyaç duyulması durumu bir anlamda doğa şartlarının insanı topluluk olarak hareket etmeye zorlamasıdır. Bu zorlamadan doğan sinyaller zamanla yerini yeni kavramların oluşumuna ve bu kavramları karşılayacak söze bırakmıştır. Rousseau da aslında dilin kökeni görüşünü her ne kadar güçlü duygulanımlara bağlamışsa da değişen doğa şartlarında insanın toplanmasını ve bu toplanmanın dili oluşturduğu görüşüyle natüralist çizgide çağdaş görüşlerle birleşir. 

Bickerton ve Rousseau’nun bir diğer birleştiği nokta, ilk sözlerin önce genel anlamları kapsarken daha sonra değişen niteliklere göre çeşitlenmesidir. Bickerton’a göre bu sinyallerden ve taklitlerden söze geçmenin gerçekleştiği noktadır. Nitelikler ve şartlar değiştikçe kavramlar oluşmaya başlar. İnsanın önce genel olarak kavramları ele alması, daha sonra farklılıklarına göre onları adlandırması yani dilde tümelden tekile geçiş Rousseau’da da bahsi geçen bir durumdur. 

Geoffrey Miller ve Kur Hipotezi 

Miller evrimsel psikoloji alanındaki çalışmalarıyla ünlüdür ve Sevişen Beyin adlı eserinde dilin türeyişine dair bir hipotez geliştirmiştir. Miller öncelikle dilin bir zihinden diğerine yapılan bilgi aktarımı olduğu görüşünü eleştirir. Çünkü bu bir başkasına yarar sağlayacak olan davranış şeklidir. Oysa Miller doğada bu özgeciliğin nadir olduğunu söyler. Buradan yola çıkarak dilin, kur yapma yolu olarak bu beceriye sahip bireylerin doğal seçilimde daha fazla çoğalma avantajı yakalaması itibariyle evrimleşmiş olduğu hipotezini geliştirir. “Her ne kadar insanlar konuşma olmadan fiziksel olarak bir kişiyi beğenebilirlerse de yine de en coşkulu kısmetler bile fiziksel birleşme olmadan en azından birkaç dakika sözel birleşme yaşarlar.” (Miller, 2010, s. 330) Miller’a göre dil seksüel seçilimde bireye avantaj sağlayacak bir kur yapma yolu olarak evrimleşmiştir. 

Miller’ın bu kur yapma hipotezini Rousseau’nun güçlü duygulanımlarıyla ilişkilendirebilir miyiz? Her ne kadar Rousseau güçlü duygulanımları herhangi bir duyguya indirgememişse de kur yapma hipotezi, dilin bilgi aktarımı için değil, güçlü bir duygu durumu karşısında gelişebileceğini savunduğundan, iki durum arasında bir paralellik saptanabilir. Rousseau’nun Deneme’de sözlü iletişimin doğuşuna dair yaptığı pastoral tasvir, bu paralelliği daha açık bir şekilde ortaya koyacaktır: “Pınar başlarında evlerine su taşıyan genç kızlarla, sürülerini sulayan erkeklerin heyecan verici karşılaşmalarından, cıvıldaşmalar, ezgili nağmeler ve nihayet sözler taşmıştır.” (Rousseau, 2009, s. 102) 

Chomsky ve Dilin Evrimi 

Chomsky’nin Doğalcılık (Nativizm) ya da Doğuştancılık Hipotezi (Innateness Hypothesis) olarak bilinen yaklaşımı, aslında kendisinden önceki davranışçı ekollere karşı geliştirdiği bir eleştiridir. Chomsky’e göre dilin evrimi ve edinimi, bir uyarı-tepki mekanizmasına indirgenemez. Dilsel davranışlar davranışçıların öne sürdüğü gibi sistematik bir şartlandırma süreciyle kazandırılamaz. Chomsky’nin (2009, 198) deyimiyle çocuğun dil becerisi, zamanı gelince “ergenlik çağına girmek” gibi kendiliğinden ortaya çıkan, yani çocuğun “başına gelen” bir şeydir. Çocuklarda gramerin gelişimi göz önüne alındığında, çocuklar daha önce hiç duymadıkları kalıpları doğru şekilde kullanabilirler. Böyle bir durum davranışçılıkla açıklanamaz. Çocuklar az sayıda dil girdisi alsalar bile dil yeteneklerinin oldukça gelişkin olduğuna dair örnekler vermek mümkündür. “Doğal bir varsayıma göre çocuklar bir dil yetisiyle (Saussure), dile sezgisel bir eğilimle (Darwin) doğar; bu bilişsel kapasite, ilk önce dilsel işaretleri öteki seslerden ayıran ve daha sonra da sınırlı ve bütünlüksüz dilsel bir deneyimle harekete geçirilen, öteki içsel kaynakların temeline dayanarak her konuşmacının sahip olduğu dilsel bilginin zengin dizgesini kurmaya yarayan alıcı kaynakları içerir.” (Chomsky, 2009, s. 18) Dolayısıyla Chomsky dil edinmenin kültürel bir olgu olmaktan çok doğuştan gelen biyolojik bir yetenek (an innate biological endowment) olduğunu söyler. Dillerin arasındaki farklılıkların onlara yüzeysel temelde bakmaktan kaynaklandığını, bu farklılıkları daha temel benzerliklerini kuşattığını düşünür. Bu benzerliklerin kaynağında da dile dair zihinsel işlemleri yaparken kullandığımız bir “Evrensel Gramer”den (Universal Grammar) bahseder. 

Rousseau, Deneme adlı yapıtında, dilin çocuklar tarafından nasıl edinildiğine dair bir saptamada bulunmaz. Onun bu konudaki görüşleri için doğumdan sonraki birey gelişimi ve eğitimini farklı periyotlar halinde incelediği Emile adlı eserine bakmak gerekir. Rousseau (2009, 161) bu eserinde çocukta konuşmanın içten gelen bir beceri olduğunu merkeze alan bir bakış açısıyla, çocuğun dili öğrenebilmesi için zorlayıcı ve endişeli tavırların hatalı olacağını savunur. Böyle bir bakış açısından yola çıktığımızda, aslında Rousseau için de dil, davranışçılar tarafından ortaya atılan dilsel girdi, uyaran-tepki hipotezinden farklı olarak, çocukta bir beceri şeklinde ortaya çıkan ve dışarıdan müdahale edilmesine gerek duyulmayan bir mekanizmadır ve bu yönüyle Rousseau’nun fikri doğalcılara yakın gözükmektedir. 

Çalışmamızda, Rousseau’nun dil görüşünü, günümüz hipotezleri bağlamında ele almaya çalıştık. Onun dilin doğuş nedeni olarak gördüğü doğanın insanları topluluk halinde yaşamaya mecbur bırakması hipotezini Bickerton’nun Adam Toplama hipoteziyle, dilin evrimleşme sürecinde etkin rol oynadığını düşündüğü güçlü duygulanımları Miller’ın Kur hipoteziyle bağdaştırmaya çalıştık. Son olarak Rousseau’ya göre dil edinim sürecinin insanda doğal bir süreç olduğu görüşünün, çağdaş dilbilimde kabul görülen anlayışla uygun düşeceğini belirttik. Rousseau’nun müzik ve dilin ortak bir kökene sahip olduğu görüşü ise başka çalışmaların konusu olmaya açıktır. Sonuç olarak, Rousseau’nun dilin kökeni görüşü, çağı düşünüldüğünde bugünkü evrimsel hipotezler için bir başlangıç niteliğinde, dil edinimi konusunda ise çağdaş dilbilim görüşlerine paralel olabilecek bir yaklaşımdır. 

 

 

 

KAYNAKÇA 

ALTINÖRS, A. (2018). Dil Felsefesi Tartışmaları. İstanbul: Bilge Kültür Sanat. 

BICKERTON, D. (2012). Âdem’in Dili (Çev. Mehmet Doğan). İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Yayınları. 

CHOMSKY, N. (2018). Doğa ve Dil Üzerine (Çev. Ayşe Banu Karadağ). İstanbul: Sözcükler Yayınları. 

DERRIDA, J. (1967). De la grammatologie. Paris: Edition de Minuit. 

MILLER, G. (2010). Sevişen Beyin (Çev. M. Asım Karaömerlioğlu). İstanbul: NTV Yayınları. 

ROUSSEAU, J J. (2009). Dillerin Kökeni Üstüne Deneme (Çev. Ömer Albayrak). İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları. 

ROUSSEAU, J J. (2009). Emile (Çev. İsmail Yerguz). İstanbul: Say Yayınları. 

Zeynep Seza Yılmaz  

Rosetta TaşıDil ve Toplum

Rosetta Taşı

Fadile İpeksu AşarFadile İpeksu AşarEkim 6, 2025

Yorum Yap